FUTBOL

Kupanın Kahramanı: 10 Numara

Forma numaraları, Dünya Kupası sahnesine 1950’de çıktı. Bu karar, 10 numaranın kutsal bir anlam kazanmasında dönüm noktalarından biriydi. Kupaların hikâyelerinde başrolde genelde 10’lar olacaktı…

11 Aralık 2022 8 dk
Kupanın Kahramanı: 10 Numara

2. Dünya Savaşı’nı takip eden dönem, modern futbolun emekleme çağının yaşandığı süreçti. Saha içindeki gelişmeler, oyunun antrenman ve profesyonellik tarafındaki hamleler, spor sayfalarında futbola ayrılan bölümlerin yavaş yavaş artması yıllar içinde şekillenerek bizi bugünlere getirdi. Bu evrimi hızlandıran, dünyadaki değişimi, ekolleri, sistemleri ve yetenekleri dünya vitrinine çıkaran da Dünya Kupaları oldu. 1950 Finali’nde Brezilya Milli Takımı’nın Maracana’da yaşadığı şok bile modern dünyaya uygun, yıllarca anlatılmaya değer bir sportif katastrof masalıydı. Elbette işin ehli ABD basının gerek savaş öncesi gerekse savaş sonrası dönemde baş tacı olan bokstaki gibi bireysel kahramanlık hikâyeleri de gerekti… 10 numaralı yıldızlar da burada sahneye çıktı ve bol bol bu masallardan sundular…

Öncüler

1954 Dünya Kupası’nı belki Federal Almanya kazandı ama onların finaldeki geri dönüşü kadar -bugün bile- konuşulan bir diğer mevzu, rakipleri Macaristan’ın 10 numarası Ferenc Puskas üzerineydi. Macaristan, F. Almanya’yı 8-3 yendiği grup maçında sakatlanan Puskas, finale kadar oynayamamıştı. Finalde takımını 1-0 öne geçiren golü attı, Macarlar iki farklı öne de geçti ama daha sonra kupa tarihinde defalarca görülecek olan Alman geri dönüşlerinin ilki yaşandı ve kupa, Alman kaptan Fritz Walter’in ellerinde havaya yükseldi. Savaş sonrası dönemin Avrupa’daki ilk görkemli milli takımı olan Macaristan, gerek sistem gerekse bireysel anlamda çağının ötesinde olsa da takımın yüzü Puskas’tı. 1954 Finali’ndeki ‘acaba?’ da en az bir sene önceki İngiltere maçındaki golü kadar onun ve kupanın hikayesine anlam kattı: “Puskas yüzde yüz sağlıklı olsa yine Almanya mı kazanırdı?”

Ferenc Puscas

Sonra 10 numaraya daha büyük anlam katan, onu sadece Avrupa ve Güney Amerika gibi futbol dehlizlerine düşmüş kıtaların da dışarı çıkaran, ABD hatta Afrika’nın en uç noktalarına taşıyan biri çıktı: Pele. Pele’nin parladığı 1958 Dünya Kupası’nda sırtında 10 numara vardı. Daha sonra da tamamen 10’la özdeşleşti zaten. Formaya kavuşma hikâyesi bile film senaryolarını andıran türdendi: Brezilyalı yetkililer forma numaralarını FIFA’ya bildirmeyi unutur. FIFA görevlileri, bu sorumluluğu alırlar ve Brezilya kadrosuna rastgele numaraları dağıtırlar. 10 numara, yedek oturması beklenen 17 yaşındaki Pele’ye düşer.

Pele

Formanın gücünden midir bilinmez Pele o beklenmeyen fırsatı bulur ve çeyrek finalde Galler maçında attığı golle Dünya Kupası kariyerini açar… Sonrası? Sonrası tarih. Brezilya o kupayı kazanarak lanete son verir. 1962’de başarıyı tekrarlar, 1970’te ise ebediyen Jules Rimet’nin sahibi olurlar. Bu 12 yıl boyunca Pele, takımın simgesidir. 1962’deki sakatlığı, 1966’da yediği tekmeler ve 1970’te eleştiriler sonrasında gelen zafer… Azteca’daki kutlamalarda seyircilerin omuzlarındaki pozu, ilk uluslararası futbol ikonunun simge anlarından biri olacaktır. Bütün bu kariyer şunu dedirtir: Jules Rimet, Dünya Kupası fikrini ortaya atıp, insanları ikna etmeye çalışırken böyle bir hikâyeyi ve böyle bir karakteri hayal bile edemezdi…

Pele

Diego ve Diğerleri

Puskas ve Pele’nin etkileriyle 10 numara, ‘takımın en yetenekli oyuncusunun forması’ algısını uyandırmaya ve mitleşmeye başladı. Oyun sistemlerinin 1970’lerdeki evrimiyle, takımın organizasyonunu yapan, orta saha ile forvet arasındaki bağlantıyı kuran yıldız orta saha oyuncularının numarası oldu. Kempes, 1978’de 10 numara ile yıldızlaşmıştı ama mirası arşa çıkaran bir başka Arjantinli, Diego Armando Maradona olacaktı. 1982’de büyük umutlarla geldiği Dünya Kupası’nda sinirlerine hâkim olamayarak gördüğü kırmızı kart ile akıllarda kalmıştı. Dört sene sonra Meksika’da ise sadece İspanya’daki kırmızı kartı değil Dünya Kupası tarihindeki birçok ânı futbolseverlerin zihninde aşağıya çekecek bir performansla Arjantin’in zaferindeki başroldeydi. Kupa tarihinin en büyük bireysel gösterisine imza atan Diego Armando Maradona’nın çocukluğundan başlayan hikâye, Barcelona başarısızlığı, Napoli macerası ve Dünya Kupası’nı takip eden sezondaki şampiyonluk onu ‘gariplerin kralı’ yapmıştı.

Maradona

1990 İtalya’da sahada neredeyse varlık göstermeyen takımı da ayakta tutan oydu. Final, her ne kadar Federal Almanya’nın hak ettiği bir 90 dakika olsa da o maçı Maradona’nın gözyaşları ile hatırlayanların sayısı hiç de az değildi. Benzer hırsı, 1994 Dünya Kupası’na katılmak için de gösteren Diego, daha büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktı. Kanında yasaklı madde bulunan efsane, turnuvadan men edildi. Dört Dünya Kupası’nda bütün duyguları yaşayan ve yaşatan 10 numara, Pele’den aldığı bayrağı farklı bir senaryo ile zirvede tutmayı başarmıştı. Pele gibi oyunu fiziksel yönde değiştiren bir atlet değildi, onun gibi düzenli bir sporcu yaşamı ya da hayatı yoktu ama akıl almaz bir doğuştan yeteneği, sahadaki isyanı, liderliği, saha dışındaki skandalları ile futbola kusurlu bir ikon kazandırmıştı.

1994, 10 numaralar için sadece Maradona’nın yıkımını içermiyordu. Turnuva başında işleri yoluna sokamayan İtalya’yı sırtlayan Roberto Baggio, attığı gollerle takımını finale kadar sürüklemiş ama finalde seri penaltı atışlarında vuruşu kaçırmıştı. Üstelik Baggio o penaltıyı atsa da Brezilya avantajlı taraftı. Ama maçın onun kaçırdığı penaltı ile sonuçlanması destanın oluşması için yeterliydi. İkinci turdaki Nijerya maçıyla başlayan ve finale kadar süren o performans ve penaltı kaçırdıktan sonra başını öne eğip yaşadığı yıkım öyle bir bütünlük sağlamıştı ki 1994 ABD’nin simgesi, Romario’nun oyunu, Dunga’nın ellerinde yükselen kupa olduğu kadar Baggio’nun o penaltı ânıydı…

Roberto Baggio

Zinedine Zidane, şu ana kadar bahsi geçen bütün 10 numaraların yaşadığını kariyerine sığdırdı. Elbette büyük bir yetenekti ve adını kulüp performanslarıyla duyurmaya başlamıştı ama tam manasıyla bir futbol yüzüne dönüşmesi, 1998 Dünya Kupası zaferiyle oldu. Fransız futbolu, bir başka simge 10 numara Michel Platini’den sonra jönünü bulmuştu. Suudi Arabistan maçında gördüğü kırmızı kart ile kupa kariyerine kabusla başlayan Zizou, finaldeki iki golüyle en değerli oyuncuya dönüşecekti. Kupa macerasının sonunda da bir kırmızı kart vardı. 2006’da gruptaki performansı ile haklı eleştirilere maruz kalan Fransa, eleme aşamasından itibaren İspanya, Brezilya ve Portekiz gibi takımları evlerine göndermişti. Başrolde Zizou ve ağızları açık bırakan performansı vardı. Maradona ve Baggio misali takımını sırtlayan Cezayir asıllı yıldız, Baggio’nun aksine finaldeki penaltıyı da gole çevirmişti ama… Maçın sonlarına doğru Materazzi’ye attığı kafa, kupanın yanından geçerken objektiflere yansıyan fotoğraf ve Zidane’ın kupaya vedası… Dünya Kupası, 10 numara ve onun dramatik masalı için sacayağını tamamlanmıştı…

Zidane

Yeni Dünya

1990’larla birlikte 10 numara kavramı da 10 numaraya bakış da değişmeye başladı. Birçoklarına göre bu, futbolun ölümü anlamına geliyordu. Yetenekli oyuncular yerine sisteme bağlı oyuncuların öne çıkarılmaya başlamıştı. Belki de bu yüzdendir İspanya, Almanya gibi şampiyonlarda büyük 10 numara performansları izlemedik. 2010’da Hollandalı Sneijder ve Uruguaylı Forlan o nostaljik tadı veren isimlerdi. 2014’te ise James Rodriguez hem kariyerini kurtaran hem de 10 numara sevdalılarını mutlu eden bir performans ortaya koydu. Bir de finalde üzülen Messi vardı tabii…

Messi, sahaya çıktığı, kendini kanıtladığı, insanları büyülediği ve büyük bir istikrarla büyülemeye devam ettiği neredeyse her anda Maradona ile mukayese edildi. Birçokları için teraziye konanlar arasında birçokları Dünya Kupası büyük fark yaratan unsur oldu. 2014’te buna çok yaklaşan ama ulaşamayan Messi, son kupası olacağını söylediği 2022 Katar’da mutlu sona ulaşmak için var gücüyle mücadele ediyor.

Messi

Geçtiğimiz günlerde The Athletic’te bir makalesi yayımlanan Pep Guardiola’nın eski mesai arkadaşı, İspanyol antrenör Juanma Lillo: “Futbolu bitirdik” itirafında bulunuyordu. Yeni dünyadaki futbolcuların tek tipleştiğinden, çalım atan futbolcunun kalmadığını takımlar arası farklar olmadığından bahsediyordu yazısında. Brezilya ile Kamerun’u ayrıt etmek için oyuncuların dövmeleri ya da saç renkleri stillerinden daha iyi bir ayırt edici unsurdu ona göre ve bunun baş sorumlusu antrenörlerdi… Belki 10 numaraların çağı geçti. Belki futbol daha farklı bir hal aldı ama Lillo’nun makalesi bir kez hatırlattı ki futbolun Neymar, Messi, Mbappe ya da Modric gibi isimlere hâlâ ihtiyacı var. 10 numaraların modası ne kadar geçerse geçsin, bu isimlerin ayaklarındaki o sihir hâlâ izleyiciye yansıyor ve heyecanlandırıyor.

“Messi’nin tarihin en büyüğü olması için Dünya Kupası’na ihtiyacı var mı?” Bu, ayrı bir tartışmanın konusu ama sahaya baktığımızda Messi için bunun ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Pele gibi genç yaşta kupanın zirvesine çıkan ve ‘Kral’ gibi futbolun atletizm tarafında devrim yapmaya aday Mbappe için de aynısı geçerli. Bu yıldızların elbette hâlâ Dünya Kupası’na ihtiyaçları var. Birilerini geçip listenin ilk sırasına kurulmak için değil, o tarihin içinde olmak için. Aynı şekilde son dönemlerde prestijini yitiren Dünya Kupası’nın da yeni nesillere sunacak ilham verici hikâyelere ihtiyacı olduğu gibi. Monotonlaşan futbolda “Bunu ancak o yapabilir” denecek yıldızlara ihtiyaç duyduğumuz gibi… 

İlhan Özgen

İlhan Özgen

2012’de futbol tarihi blogu Toprak Saha’da yazmaya başladı. 2015’te Socrates Dergi’ye editör olarak adım attı. Derginin ilk sayısından bugüne içerik üretmeye devam ediyor. Öte yandan bazı kitaplara makaleler yazan İlhan Özgen, 2019 tarihli Kolej Havası Belgeseli’nde de röportaj editörü olarak görev yaptı.

Tüm yazılarına göz at (3)
SAYFA BAŞINA DÖN

ÖNE ÇIKANLAR

MAC+
KULÜP VE STÜDYOLAR